Sinema salonlarında film izlemek çocukluğumdan beri vazgeçilmezlerimden biri… Karanlığın içinden parlayan sinema perdesi, o perdeden yansıyan görüntünün canlanmaya başlaması ile çevrede yer alan ilgi alanlarının yok oluşu … Seni içine alan ses ve görüntü ile gerçeklikten başka yere doğru yola çıkmışsın.

Teslim olma zamanı… İzlediğini sevip sevmemen de önemli değil. Sinema perdesinden yansıyan filme niye geldiğin önemli değil. Sen filmi sinemada izlemeyi seçmişsin. Sen eğer oradaysan, o koltukta oturuyor ve o görüntünün olduğu perdeye bakıyorsan teslim olmaya başlamışsın. Seni alıp götürdüğü derinlikler içinde kaybolabilir, geri dönemeyebilirsin. Olsun ben gene de Derinlik Sarhoşluğu Keyfini Yaşamak İçin Sinemaya Gidiyorum!

Filmlerle uzaya gidebilir, okyanusları aşıp kıtaları keşfeder, utangaç biriyken cesur yürek olur, hayaletlerle karşılaşırken, vampirlerle savaşabilir, esrarengiz adamın srrını çözüp, cinayetin suçlusunu bulabilirsin. İki kule arasında bir telde yürürken, 30 gün ve gece boyunca köyünü terk etmeyen vampirlere karşı savaşarak hayatta kalmaya çalışır, parmak kemiklerinin arasından çıkan bıçaklarla adaleti sağlar, dünyayı tehdit eden virüslerden kaçmaya çalışırsın. Bir gün kendini okyanusun 47 metre altında derinlik sarhoşluğunu yaşarken bulursun.

Türkçe ismi ile Denizde Dehşet aman kaçırılmaması gereken filmler listemde yer almıyordu. Halen de yer alıp almadığına emin değilim… Daha önce senaryosunu okuduğum için merak uyandırıyordu fakat illa izlemem lazım dediğim bir başyapıt sınıfına girmiyor. (filmi izledikten sonra ön yargılarımı törpülemem için bana iyi bir neden verdi. Halen başyapıt değil fakat bana bu yazıyı yazdırdı. E tebrikler o zaman)

Derinlik Sarhoşluğu Keyfini Yaşamak İçin Sinemaya Gidiyorum

İki kız kardeş Meksika’da tatil yaparken kendilerini bir kafesin içinde okyanusun ortasında köpekbalıkların arasında bulurlar. Etraflarını kanlarla ve ölü balıklarla davet edilen köpek balıkları çevrelemektedir. Kafesin içinde rahatlıkla şaşkınlık ve heyecan yaşarken birden kendilerini okyanusun 47 metre dibine düşerler. Artık yaşamlarını tehdit eden sadece köpek balıkları değildir. 40 metreden hızla yukarıya çıkarlarsa ‘vurgun’ yani tıkanan damarlarla felce hatta ölüme kadar gidecek ”dekompresyon hastalığı” ile beraber 30 metre altında yaşanan Derinlik sarhoşluğu tehlikesi vardır.

Daha filmin başında kafes 40 metreden fazla derinlikteki denizin dibini hızla boylarken, kızlarımız biyolojinin ve fiziğin sırlarını alt üst ederek yaşamaya devam ediyorlar. Ufak bir kanama geçirmesi yaşadıkları tek sıkıntı 🙂 Sinemasal evrende olur bu, nasılsa gerçek olaylardan alıntı denmedi diyorsun. Filmin sonuna kadar devam eden fizik ve biyoloji hataları sana sonunda ama ne oluyor dedirtmiyor fakat sinemadan çıkıp bilen birinin yorumunu alınca… aa ben kandırıldım mı acaba şaşkınlığı içine giriyorsun. Beğendiğini sandığın bir şey aslında fazla da seni etkilemeyen bir şeye dönüşüyor. Sarhoşken de durum aynı değil mi? Sinema salonunun yarattığı sarhoşluk, karanlığın derinliğinden ışıldayan ekranı ile gerçek oluyor.

Filmin en can alıcı yerlerinden birinde derinlik sarhoşluğunun altı çiziliyor. Özellikle 30 metre üstüne dalan dalgıçların bir çoğunun yaşadığı bir olay olan Derinlik Sarhoşluğu bir filme ismini bile Türkçe versiyonu ile vermiş. ( Luc Besson- The Big Blue) Derinlik sarhoşluğu, derin dalışlarda soluduğumuz Azotun alkol sarhoşluğuna benzer  narkoz etkisi yaratmasıdır. Dışarıdan baktığında dalgıçta her şey normal görünür ama kişide bilinç tam olarak yerinde değildir. Bu yüzden derin dalış eğitimlerinde dalgıçtan parmakla gösterilen rakamları 9 a tamamlaması istenir. Yani siz parmaklarınızla iki işareti yaparsınız karşı taraf da parmaklarıyla 7 işaretini yaparak 9 a tamamlar. Siz 4 derseniz, karşı taraf 5 i göstermelidir. Böylece kişinin bilincinin yerinde olup olmadığı kontrol edilir.

Zayıf bünyeli kimseler yahut derinliğe alışkın olmayanlar 10 metrede de derinlik sarhoşluğuna yakalanabilirmiş. Yani dalarken aman dikkat. Bizim kızlarımızdan biri alışık olmasa da ne zamanki tüpünü değiştiriyor o zaman derinliklerin sarhoşu oluyor. Bu arada bir gece önce içtikleri içkiler için kimse onları uyarmıyor. Hiç dalmamış biri olarak dalmadan 1 gün önce içki içilmemesi gerektiğini bilirim de bu kızlarımızın haberi olmamış.

Sinemaya gidiyorum çünkü salonun ortamı işte bana 30 metreye dalmış gibi mantık, biyoloji ve fizik kurallarını unutturup gerçek dışı olanı gerçek gibi kabullenmemi sağlıyor. Salondan çıkarken kendimi o derin denizde uzun zaman havasız kalmış, daralmış hissettim. Bir an önce yer yüzüne çıkma arzusu içindeydim. Dalış eğitimi almış sevgilim bana hataları sayarken fazla üstünde durmadım. Ertesi gün daha sinemanın beni nasıl sarhoş ettiğini fark ettim.

Derinlik sarhoşluğunun keyfine varacağın yer sinema salonları..

İnsan uzaya gidiyor, Ay’da yürüyor fakat okyanusun 11 km derinliğinden daha ötesine ulaşamıyor. Ulaşmış olsa bile ki bunların arasında sevgili yönetmenimiz James Cameron var, ancak belirli süre kalıp, araçtan bile çıkamayıp yüzeye geri dönüyor. Uzaya gidecek araçlar yapabiliyor fakat kendi dünyasının merkezine ulaştıracak ve orayı keşfetmesini sağlayacak araçları tam olarak yapamıyor. Cevaplarımız için dünyamızın dışına çıkmaya o kadar odaklandık ki kendi merkezimizde neler oluyor haberimiz yok.

Derinlere daldığımızda yeniden yüzeye çıkabilir miyiz korkusu belki bize engel olan. Ya da öze dönmek çekincemiz… Her ne ise kaygıyı yaratıp bizi yukarılarda tutan, derinlere daldırmayan… Sonuçta o derin karanlık içinde vurgun yeme ve gerçeklikle bağlantını kaybetme riskin var. Belki de bu yüzden de yükselere çıkmak, merkezden uzaklaşmak daha çekici geliyor. 

Sinemaya gidiyorum, bu sarhoş olma hali beni kendimden aldı 🙂

 

loading...

Yorumlarınız için:

%d bloggers like this: